‘Çözüm federal sisteme geçmek’

Mart 11, 2008

'Çözüm federal sisteme geçmek'
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a yaptığı kara harekâtına DTP’nin protestosu sürüyor. Muş’ta önceki gün basın açıklaması yapan DTP’liler ‘Yeter artık’ anlamına gelen ‘Edi bese’ pankartı açtı.

Şükrü Gülmüş: Talep toprak. Varlığı yok sayılan bir halkın demokrasi talebi olmaz. Recep Maraşlı: Kürtler kabul edilmeli. İbrahim Güçlü: Eşit haklar. Nurettin Yılmaz: DTP’yle diyalog kurulmalı. Haşim Haşimi: Şiddetsiz çözüm

ERTUĞRUL MAVİOĞLU

Yılmaz: Devlet ‘ayrılıkçı’ fobisinden kurtulmalı
Yılmaz: Silahlar susmalı.
Nurettin Yılmaz (Eski Mardin Milletvekili): Lozan görüşmelerinde İsmet Paşa, İngiltere Heyeti Başkanı Lloyd George’un Kürtlerle ilgili yabancı bir devletin himayesinde Doğuda bir Kürt devletinin kurulması ile ilgili önerisine karşılık, “Kürtler yabancı bir devletin himayesinde bir Kürt devletini kabul etmeyecek kadar asil bir millettir” deyişiyle, Kürtlerin asırlardır birlikte oldukları Türk kardeşlerinden ayrılmak istemediklerini kanıtlamıştır. Bugün de Kürtler Türk kardeşlerinden ayrılmayı asla arzu etmezler.
Bu nedenle devletin Kürt ayrılıkçı fobisinden kendini kurtarması gerekir. Tüm yetkililer, ‘Kürt kökenli vatandaşlar’dan övünerek bahsediyorlar ama kabul edilen milyonlarca Kürt halkının rüyalarında bile konuştukları anadilleri olan Kürtçe’nin eğitim dili olarak kabul etmeyerek asimilasyon politikası güdüyor. Ret, inkâr ve asimilasyon politikasına son verilmeli. Kıbrıs ve Kerkük’teki 100-200 bin Türk kardeşlerimiz için savaşan ve tekrar savaşmayı bile göze almış Türkiye, 15 milyondan fazla Kürt vatandaşlarının demokratik hakları için aynı duyguları ve adımları atmaya cesaret etmesi gerek. Türkiye Avrupa Birliği’ne girmekte samimiyse, örneğin 3 uluslu Belçika’da, meclisi ve hükümeti bile olan 500 - 600 bin nüfuslu Germanik halkın sahip oldukları hakları değil, Kürtlerin sadece kimlik ve kültürel hakları talep etmeleri, masum bir hak talebi değil mi?
Barış sürecinin gerçekleşmesi için silahların susması gerekir. Hükümet sivil toplum örgütleriyle yol haritası oluşturmalı. Hükümetin yetkili ağızlardan Kürt sorununun belli bir çözüm arzu ve niyetlerinin samimi bir iradeyle belirtilmesi. DTP ile diyaloğun kurulması. Dağdakilerin topluma kazandırılması için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması. Bu isteklerin tümü her vatandaşın devletten haklı olarak istedikleri yasal,demokratik evrensel haklardır. Devletinde vatandaşına lütfettiği bir ikram değil, bir sorumluluk.

* * * * *

Haşimi: Sadece ekonomik önlemler sorunu çözmez
Haşimi: Siyasi af kaçınılmaz.
Haşim Haşimi (Eski Refah Partisi Milletvekili): Yirmi yıl önceki basına bakarsak, bugün birçok insanın söylediği şeyleri o gün de söylediğini görürüz. Demek ki yirmi yıldır papağan gibi aynı şeyleri söyleyip duruyoruz, bir arpa boyu yol almış değiliz. Devletin soruna asayiş gözüyle bakma anlayışı iflas etmiştir. Cumhuriyet’in kurulmasıyla beraber Kürt nüfus çok geniş ve üç ülkeyi kapsadığı için, ‘haklarını verirsek ayrılırlar’ denildi. Şimdi de soruna güvenlik olarak bakılıyor. Gelinen aşamada Ortadoğu’da dengeler değişti. Biz artık Kürt meselesini Türkiye’nin iç dinamikleriyle çözemeyiz. Bütün Ortadoğu’yu düşünmeliyiz. Bu konuda inisiyatif Türkiye’de olursa daha akılcı olur.
Meselenin sadece bir yüzü yok; ekonomik, siyasi, toplumsal vs. yönleri var. Hem Ortadoğu içinde hem Türkiye içinde bir çok güç dengesi var. Sadece ekonomik açılımlarla yetinmek bu sorunu çözmeyecek. Ya da sadece Türkiye içerisinde Kürt meselesini çözüp Irak’taki Kürtlerle gerilime girmek kalıcı bir çözüm getirmeyecek. Onun için acil çözüm lazım, kalıcı çözüm arkasından belki gelir. Acil çözüm olarak, silahları susturacak, etkisini azaltacak tüm düzenlemeler yapılmalı. Siyasi bir af bugün kaçınılmaz hale gelmiştir. Görüyoruz, devlet onca risk ve masrafla operasyon yapıyor. Gerçi bu operasyonların siyasi, psikolojik sonuçları elbette olacaktır. Ama sonuçta Türkiye karşıtı cepheyi de büyütecek. Irak, İran, Suriye’deki Kürtleri karşısına alacak. Bu operasyonların başarıya ulaşabilmesi için af gibi bir düzenleme ile bunun desteklenmesi lazım. Devlet elbet kendini koruyacak. Geçmişte, ’silahlar varken adım atamayız’ denildi. Ama pekâlâ 2002′den sonra çatışma süreci yaşanırken hükümet 2003′ten sonra bir çok açılımları yaptı.
Şiddeti içermediği sürece herkes somut olarak düşüncelerini ortaya koymalı. Sorulması gereken soru bence şu; on yıl, yirmi yıl sonra nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz? Sorunu çözersek ülke nereye gidecek? Bunu düşünebilirsek daha iyi adımlar atabiliriz.

* * * * *

Gülmüş: ’Kürd’ ile ‘istan’ etle tırnak gibi
Gülmüş: Sorunu yaratan Türk.
Şükrü Gülmüş (Nasname editörü): Kime ve neye göre Kürd Sorunu? Kürd ve sorun kavramlarını ele alalım. Dikkat edin artık Kürt yerine Kürd yazıyoruz. Kürd ile Kürt arasındaki bir harf değişimi bile bizce önemli. Çünkü şu küçük farklılıklar bile bize çok pahalıya mal oldu. Sıralayayım isterseniz: Kürt… Kurt… Kart.. Kürt… Türk… Trük.. Krüt… O nedenle Türkçe yazım kurallarına ters de olsa- Kürd dedik. Kürd ile istan; et ve tırnak gibidir.İstan; yer, memleket, toprak, yaşanılan yer anlamındadır. Eğer Kürd var ise; bunun bir ‘istan’ı da olacaktır.
Burdan hareketle; ikinci kavram ile yan yana düşünürsek; Kürd sorunu!.. İşte can alıcı soru ve tarihsel yanlışlık burda. Kürd’ün penceresinden bakınca Kürd’ün bir Türk Sorunu var. Çünkü sorunu yaratan Kürd değil, Türk’tür. Bu haksız, yanlış ve adil olmayan bir durumdur. O nedenle, Kürdistan probleminin çözümü, diyebiliriz.
Kürdlerin talepleri topraksaldır. Siz bakmayın bugünkü politik aktörler ve sorunun çözüm tarafı gibi ortaya çıkanların; dil, federasyon, demokrasi vb istemlerine. Varlığı yok sayılan, ülkesi işgal edilen bir halkın demokrasi talebi olamaz. Bu sorunun çözümü önünde en büyük engel Türk devleti iken, şu anda Öcalan ve KCK’si öne çıktı. Yani Türk devleti kendisinin söylemek istediklerini Öcalan ve partisi üzerinde söyletiyor ve uygulatıyor.
Kürdlerin de dünya halkları ve ulusları gibi kendi toprakları üzerinde bağımsız ve özgür yaşama, kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı vardır. Politik aktörler ve çözümün tarafı olanların kendilerine göre bir strateji ve taktiklerinin olmasını makul görürüm. Bu Federasyon, federal yapı vb. şeyler olabilir. Ama en asgari çözüm için adım Kürdün kabul edilmesi. Bunun da tek teminatı anayasal güvence içine alınmasıdır.

* * * * *

Maraşlı:  Ordunun vesayeti reddedilmeli
Maraşlı:  Sorun iç mesele değil.
Recep Maraşlı (Kürt siyasetçi ve yazar): Sivil çözüm için atılması gereken adımların başında, ordunun politika ve devlet organları üzerindeki vesayetinin reddedilmesi gelir. Siyasi olarak atılacak ilk adım ‘Kürtlerin bir ulus olarak kabulü ve ulusal haklarının tanındığının TC hükümet ve parlamento kararı ile deklare edilmesi’dir.
Kürtlerin özgür ve eşit bir partner olarak tanınması, TC Anayasası, üniter devlet yapısı, ismi, bayrağı, sınırları, siyasi ve hukuksal yapısının tümüyle yeniden ‘müzakere’ edilebilir hale gelmesi demektir. Böyle bir sivil müzakere, yalnız Türk ve Kürt ulusu olarak etnik temelde değil, coğrafyamızdaki tüm halkların, kültür ve dinlerin, toplumun tüm sınıflarının, katmanların katılacağı bir diyalog, ortaya demokratik konsensüs çıkarabilirse işte gerçek ’sivil çözüm’ budur. Sadece silahlar sussun, ama bunun dışında her şey aynı kalsın! Kürtlere hiçbir siyasal statü vaat etmeyen bir ’sivil çözüm!’ zorbalıkla yapılamayanı, güzellikle kabul ettirelim demeye gelir. Kürt sorununun ’sivil çözümü’ konuşulurken, onun Türkiye’nin ‘iç meselesi’değil uluslararası bir sorun olarak idrak edilmesi son derece önemli.

* * * * *

Güçlü: Çözüm federal sisteme geçmek
Güçlü: Konsensüs oluşmalı.
İbrahim Güçlü (Kürt-Der Sözcüsü): Kürt sorunu Kürtlerin Türklerle haklar açısından eşitlenmesi ve siyasal temsil hakkının sağlanması ve federal bir sistemle çözülebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, tek ulusa, tek resmi ideolojiye, tek din ve mezhebe, tek sınıfa ve sosyal tabakaya asker-sivil bürokrasiye dayalıdır. Bu paradigma gereği, Kürt ulusunun varlığı inkâr edilmiştir. Kapsamlı bir çözüme ulaşmak için:

  • Kürtlerle Türkleri haklar açısından eşit gören bir toplumsal konsensüsün oluşturulması gerekir.
  • BM Evrensel Beyannamesi’ndeki ‘ulusların kendi kaderini kendilerinin tayin etmesi’ ilkesi ve kolektif haklar konsepti benimsenmeli.
  • Üniter devlet, Kürt ulusunun geleneksel inkâr politikasına son vermeli, anayasada ve genel hukukta Kürtlerin ulus olarak varlıkları kabul edilmeli.
  • Kürtleri de içselleştiren, yeni bir devlet yapılanması gerekir. Bu yeni devlet, uluslar, ideolojiler, sınıflar-toplumsal gruplar, dinler ve mezhepler üstü, federal bir devlet olmalı.
  • Kürt dili eğitim-öğretim dili olmalı. Kürtçe radyo ve televizyonların kurulması, Türklerle eşitliği sağlayacak şekilde düzenlenmelidir.

  • Tugg. Munir Erten’den sok aciklamalar.

    Şubat 22, 2008

    buyukanit.jpg

    Radikal-Ankara-

    SON DAKIKA-GENELKURMAYIN HALKA YALANLARI(tespitli)

     Asagidaki Youtube linkini tikladiginizda Yasar Pasanin milleti nasil kandirdigini belgeleri ile okuyacak vede dinleyeceksiniz. Irak harekati baslamadan önce bu video yayinlandi. Ayrica Genelkurmayda yuvalanmis yabanci istihbaratlarin ne kadar güclü olduklarina kendiniz karar vereceksiniz. Yorum sizin.

    http://www.youtube.com/watch?v=fHrqrZT0Gjo


    Ahmet Altan: Kandil’de bir gün

    Şubat 3, 2008
      Ahmet Altan anlattı
    Firat Haber Ajansından alıntı yapılmıştır.

    İSTANBUL (03.02.2008)- Taraf gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan ile Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar Kandil’e gidip KCK’nin üst düzey yöneticileri Bozan Tekin ile Mizgin Amed’le görüştüler. Ahmet Altan’ın ‘Kandil’de bir gün’ başlık bir yazı kaleme alırken gazete haberi manşetten verdi. İşte Ahmet Altan’ın yazısı:‘’Kerpiç odanın duvarları kalın yarıklarla dolu. Sol tarafımızda, önüne bir perde indirilmiş, içinde şilteler ve battaniyeler bulunan bir yüklük var. Sağ tarafımızdaki köşede tavana kadar yükselen formika bir dolap görülüyor, televizyonu ve video aletini o dolabın içine yerleştirmişler. Üstüne plastik çiçekler koymuşlar.

    Dolabın önünde, büyük otellerde görülen ayaklı küllüklerden biri duruyor. Sarı kabartmaları olan kırmızıya boyalı, aşırı süslü bir küllük. Orada ne aradığı, oraya nasıl geldiği belli değil. Onun yanında da bir sac soba yanıyor.

    Yerlere ince şilteler seriyorlar. Bağdaş kurup oturuyoruz.

    Kandil’in girişinde bizi karşılayıp, telefonlarımızı alan, kameramızı kontrol eden, gözlüğünü yurtdışındaki ailesine ısmarlayıp getirtmiş Roj’la konuşuyoruz. Yabancı bir ülkede bir işçi ailesinin oğlu olarak büyümüş, sosyoloji okumuş, son sınıfta, tek bir dersi kalmışken bırakıp buraya gelmiş.

    O son dersi vermediği için tam söylemediği bir pişmanlığı var gibi… “Karar vermek kolay değildi, üç yılımı aldı,” diyor. Düşünmüş, düşünmüş sonra bir gün aniden kararını vermiş.

    Içeri köylüler girip çıkıyor.

    Biz bağdaş kurup yerde oturuyoruz. Odaya girerken herkes gibi ayakkabılarımızı çıkarttık.

    Birden kapı açılıyor, içeriye Avusturyalılara benzeyen iki uzun boylu yakışıklı adamla, gözlüklü, esmer, kısa boylu bir kadın giriyor. Yeşil şalvarlar, yeşil yelekler giymişler. Adının daha sonra Bozan olduğunu öğreneceğimiz en öndekinin üstünde şık görünüşlü yeşil bir parka var, siyah motifli kalın yeşil bir şal dolamış boynuna. Görüntüsüne önem verdiği izlenimi uyanıyor bende. Iki erkek de temiz pak tıraş olmuşlar.

    - Siz Avusturyalılara benziyorsunuz, diyorum.

    Tuhaf bir sessizlik oluyor. Onların pek de hazırlıklı olmadıkları bir konuşmanın ilk işareti bu sessizlik. Yasemin’in yüzünde tasvip etmeyen bir gülümseme beliriyor. Ben oradayken bunun normal bir röportaj gibi yürümeyeceği anlaşılıyor. Ben zaten normal röportajın nasıl yapılacağını da bilmiyorum. Düşündüklerimi hemen söylemek gibi gazeteciliğin doğasına pek de uymayan bir alışkanlığım bulunuyor. “Gazetecinin aptalı dinleyeceğine anlatır,” lafını hatırlıyorum ama değişmek için çok geç.

    Ilk beş dakika içinde iş röportajdan tartışmaya dönüyor.

    - Sizin yaptığınız her eylem Türkiye’de sivil siyasetin önünü kapatıyor, siyaset dışı yönetim isteyenlerin işine yarıyor. Ne zaman sivil siyaset bir açılım yapacak gibi olsa siz bir eylem yapıyorsunuz. Niye bu kadar tuhaf bir tesadüf var?

    Onlar bunun “haksız” bir değerlendirme olduğunu söylüyorlar. Yasemin beni nasıl susturacağını düşünüyor. “Ahmet Bey,” diye başlayan kibar uyarılarla, asıl konuşması gerekenlerin onlar olduğunu söylemeye çalışıyor.

    Yasemin’in işini zorlaştırdığımı biliyorum. Ama onların dünyayı, Türkiye’yi, hayatı, gelişmeleri nasıl algıladıklarını da anlamak istiyorum. Dışarıdan bakan bir gözün onları nasıl gördüğünü fark etmelerinin onlar için de başkaları için de önemli olduğunu düşünüyorum.

    Konuşma bazen gerginleşip bazen yumuşayarak sürerken Yasemin çok mesafeli bir sesle, “Biz Murat Karayılan’la görüşmeye geldik,” diyor. “Kendisi nerede?”

    Yasemin’in ses tonundan onun hemen kalkıp gidebileceğini seziyorlar.

    - Biz bir temas kuralım ama o zaman birkaç saat bekleyeceksiniz, diyorlar.

    - Bekleriz, diyor Yasemin.

    Iki uzun boylu erkek, Bozan’la Adem kalkıyorlar, “Biz temas kurmaya çalışalım,” diyerek çıkıyorlar.

    Mizgin bizimle kalıyor. Göğsünde Apo’nun bir resmi broş gibi takılı duruyor. PKK’nın en üst düzeydeki iki kadın yöneticisinden biri. Mizgin “müjde” demekmiş, bu arada onu da öğreniyoruz.

    Mizgin’le Yasemin konuşmaya başlıyorlar kendi aralarında. Karşı şiltede oturan Salih, “Yeni roman yok mu,” diye soruyor. Doğrusu bu beklediğim bir soru değil.

    Sonra yanıma gelip oturuyor. Mizgin bir yandan Yasemin’le konuşurken bir yandan Salih’e bakıyor göz ucuyla.

    - Sen niye tedirginsin, diyorum Mizgin’e.

    - Salih arkadaş biraz şakacıdır, diyor.

    Gerçekten de şakacı, esprili bir genç adam. Işletme okumuş ama okulu bitirememiş. Örgütün halkla ilişkiler bölümünde fotoğrafçılık yapıyor. Daha sonraki konuşmalarımızı o videoya çekecek.

    Edebiyattan konuşuyoruz biraz. Sonra “erkek dönüştürme programından” söz ediyor. Erkekler üç aşamalı bir kurstan geçiyorlarmış. Kadınlara nasıl davranacakları öğretiliyormuş anladığım kadarıyla. Maçolukları budanıyormuş. Bunu anlatırken gülüyor Salih. “Ne yapıyorlar size burada,” diyorum, “Niye razı oluyorsunuz?”

    “Valla yapacak bir şey yok,” diyorlar.

    Ben sağlam bir maçoluk propagandasına girişiyorum. Kadın-erkek konusunda eğlenceli bir konuşma başlıyor.

    Bu arada PKK’nın gizli bir nezaket gösterdiğini fark ediyoruz. Bizi karşılayanların, bizimle konuşanların arasında “sıcak çatışmaya” girmiş hiç kimse yok. Aramıza “ölümün” gölgesi girmiyor. Doğrusu bu, konuşmaları çok daha rahatlatıyor.

    Salih’i o kısacık konuşmada bile çok seviyorum. Zekâ her yerde zekâ, dağın başında da şehrin göbeğinde de… Ve her zaman pırıltısıyla çekici.

    Bozan’la Adem dönüyorlar.

    Karayılan, Kandil’de… Ama yukarılarda bir yerlerde ve kar yolu kesmiş. Inemiyor. “Biz gidelim,” diyoruz. “Onların gelemediği yere siz hiç gidemezsiniz,” diyorlar.

    O sırada açık olan Roj TV’de Karayılan “türban” konusunda konuşuyor. Güncel bir konudan konuştuğuna göre herhalde sağ. Ama sağlığı ve durumu nasıl bilmiyoruz çünkü onu göremiyoruz.

    Yere muşamba bir örtü seriliyor ve yemekler geliyor. Pilav, et, salata, gözleme.

    “Erkek dönüştürme programıyla” ilgili takılmalar sürüyor, Adem de gülerek “Çok zor,” diyor ama örgütte kadın meselesinin ciddiye alındığını ve buna karşı çıkılamayacağını da söylüyorlar.

    - Türküm, maçoyum, gelin sizi kurtarayım, diyorum.

    Bu tür şakalara aldırmayacak bir olgunlukları var.

    Yemekte “türban” konusu açılıyor. Ve, Yasemin’in deyimiyle “Kemalist bir PKK” çıkıyor karşımıza. Türbanın serbest bırakılmasına şiddetle karşı çıkıyorlar. Öyle şeyler söylüyorlar ki türbanla ilgili, o konuşmaları bir CHP kurultayında yapsalar ortalık alkıştan kırılır.

    Hatta bir ara Mizgin, “Burada asla buna izin vermeyiz,” diyecek kadar keskinleşiyor ama sonra toparlanarak, “Tabii isteyen istediği gibi giyinir ama…” diye düzeltiyor. Anlaşılıyor ki aralarında türbanlı biri yok. Ve, açıkça söylemeseler de aralarında türbanlı biri olmayacak.

    Türban konusundaki bu keskinlikleri, anlayabildiğim kadarıyla, aslında AKP düşmanlıklarından kaynaklanıyor. Daha sonraki konuşmalarından da sezdiğim kadarıyla son zamanlardaki bütün stratejilerini AKP üzerine kurmuş gibiler. AKP’nin güneydoğuda güçlenmesi onları çok tedirgin ediyor. Yaklaşan yerel seçimlerde iktidar partisinin güneydoğu bölgesinde biraz daha güçlenmesinden ciddi biçimde çekiniyorlar.

    Türban serbestliği konusundaki AKP’nin girişimini de “dindar Kürtleri etkileme” programı olarak değerlendiriyorlar.

    Çok güçlü bir düşmanlıkları var AKP’ye. “Takiyeci, güvenilmez, bukalemun, halkı kömür dağıtarak kandırıyor,” türünden Türkiye’deki siyasi hayatta sıkça duyulan suçlamaları tekrarlıyorlar.

    Yemekten sonra “Sizi istirahat edeceğiniz yere götürelim,” diyorlar.

    Dışarı çıkıyoruz. Karla karışık yağmur yağıyor. Etraf zifiri karanlık. Birer küçük el feneri veriyorlar bize.

    Kapının önünde bıraktığımız ayakkabıları giydiğimde on saniye kadar süren kısmi bir felç geçiriyorum. Buz kalıplarına basmış gibiyim.

    Minik fenerlerle önümüzü aydınlatarak kaygan çamurların içinde yürüyoruz. Hafif bir yamacı tırmanıyoruz. Bir Toyota kamyonetle bir Nissan jip bizi bekliyor.

    Kamyonet önümüze düşüyor. Arkasında silahlı PKK’lılar var. Biz jipe biniyoruz.

    Bir yanı uçurum olan daracık, kaygan dağ yollarından hızla yola koyuluyoruz. Karla karışık yağmur bazen tipi halini alarak jipin camlarına çarpıyor. Farlar, dağ yamaçlarını, uçurumları kısacık anlarla aydınlatıyor.

    Bizim şoför o dağ yolunda önündeki kamyoneti sıkıştırıp geçiyor. Jipin içinde koyu bir sessizlik var. Daha sonra öğreniyoruz ki eğer şoförlere biri “yavaş git” derse şoförler daha da hızlanıyor.

    Zaten aralarında öyle koyu bir hiyerarşi yok.

    Karayılan’ın şu sıradaki bir numaralı yardımcısı durumunda olan Bozan, Salih’le birlikte sofrayı topluyor, Adem diğerlerine çay getiriyor, herkes rahatça konuşuyor. Tuhaf ama Mizgin’in sofrayı topladığını, çay getirdiğini hiç görmedim. “Erkeği dönüştürme projesi” çok başarılı olmuş.

    Bir ara Salih’e, “Pek sert bir hiyerarşi yok aranızda,” diyorum, o şirin gülümsemesiyle gülüyor, “Hiyerarşi olacaksa niye dağa çıkayım,” diyor.

    Jip bir yerde duruyor. Biraz önce geçtiğimiz kamyoneti bekliyoruz. Kamyonet önümüze geçiyor yeniden. Bir yamaçtan iniyoruz. Bir köy evinin önünde duruyoruz.

    Bir odaya giriyoruz. Duvarda Apo’nun resmiyle bir PKK bayrağı asılı. Ilk girdiğimiz köy evinden daha düzgün. Mazotla çalışan sobası, bir televizyonu var. Duvar diplerine ince şilteler serili. Adem, orada kaldığımız sürece hiç eksilmeyen kibarlığıyla, sırtımızı dayayalım diye yastıklar veriyor bize. Çay pişiriyor. Kırlaşmış saçları, temiz yüzü, usul konuşmasıyla silahlı bir kamptan ziyade entelektüel bir panelde ya da bir iş görüşmesinde karşılaşacağınız birine benziyor.

    Yeniden konuşmaya başlıyoruz. Ben elimden geldiğince “silahın” döneminin kapandığını, bundan sonra çocukların gereksiz yere öleceğini anlatmaya çalışıyorum. Dünyanın silahı istemediğini söylüyorum. Aslında onlar da “silahın” döneminin kapandığını hissediyorlar bence ama nasıl çözümleneceğini bilmiyorlar. Hatta bir ara Bozan “Uzatmaları oynuyoruz,” bile diyor.

    Hep daha önceden “barış” için ne yaptıklarını, kaç defa “ateşkes” ilan ettiklerini anlatıyorlar. Zihinlerinde, kendileriyle Türk devletini iki eşit muhatap gibi gördükleri ve dünyanın bunu böyle kabul etmemesine kızdıkları anlaşılıyor.

    Zaten mesele bu noktada kilitleniyor.

    “Niye bize terörist diyorlar,” diye soruyorlar.

    Onlara dilimiz döndüğünce “evrensel hukukun” kurallarını anlatıyoruz.

    - Eğer siyasetin ve hukukun yolu açıksa silah kullanmak evrensel hukuka göre terörizme giriyor. Türkiye Avrupa Birliği üyeliğine aday bir ülke. Parlamentoda Kürt milletvekillerinden oluşan bir parti var. Avrupa Insan Hakları Mahkemesi de dâhil iç ve dış hukuk Kürt, Türk herkese açık. Bu şartlarda, siz silaha başvurduğunuz sürece terörist tanımının dışına çıkamazsınız.

    Onlar da “DTP’lilerin dokunulmazlıklarını kaldırmak için fezlekeler hazırlanıyor, hukuk siyasallaşmış, Kürtçe konuştu diye yargılanan insanlar var, belediye başkanları hakkında davalar açılıyor. Sorunlar çözümlenmiş değil ki,” diyorlar.

    Biz de, “Bunlar hukuk sisteminin iyi çalışmamasından. Sadece Kürtlerle değil Türkiye’de herkesle ilgili sorunlar. Bunlar aksaklıklar. Aksaklıkları düzeltmek için silaha gerek yok. Siyasi sorunlar siyasetle, hukuksal sorunlar hukukla çözülür. Silaha gerek yok,” diyoruz.

    Ama ortak bir noktaya varamıyoruz.

    Ne yazık ki PKK’lı yöneticilerden anladığımız kadarıyla yakın bir zamanda PKK ile ortak bir noktaya varılamayacak. Hayatın değiştiğini, dünyanın artık silah istemediğini anlıyorlar ama bir çözüm üretemiyorlar.

    “Akil adamlar heyeti kurulsun, sorunu onlar çözsün,” diyorlar. “O zamana kadar da operasyonlar dursun.”

    “Siz bağımsızlık istemediğinizi açıkladınız. Üniter bir devletin içinde yer almak sizin açıkladığınız stratejiniz. Bu, ortak bir hukuku kabul ettiğinizi gösteriyor. O ortak hukuk, dağlarda silahlı adamların bulunmasına izin vermez. Hem dağlarda silahlı dolaşıp hem nasıl operasyon dursun dersiniz? Yeryüzünün hiçbir yerinde evrensel hukuk buna göz yummaz.”

    “Biz olmasak daha kanlı olaylar olur,” diyorlar. “Biz kanın yayılmasını önlüyoruz. Eğer çok baskı olursa olayların önüne geçilmez.”

    “Bu tehditkâr üslupla hiçbir şey çözülmez,” diyoruz biz de, “Sadece milyonlarca insanı öfkelendirirsiniz. Türk ve Kürt halkının içine sinmeyen bir çözüm olmaz. Türk halkı yok gibi davranır ve konuşursanız bir sonuç elde edilemez.”

    “Kürt ulusu eziliyor,” diyorlar, “Onun ezilmeyeceğinin garantisi olmalı.”

    Bir sonuca ulaşamıyor konuşmalarımız.

    Ince şilteleri yere seriyoruz. Beş adam küçük odada sıra sıra dizilmiş şiltelerde uyuyoruz.

    Uyumadan önce Bozan’a, “Bu yaşımda bir gerilla kampında uyuyacağım hiç aklıma gelmezdi,” diyorum.

    Gülüyor.

    “Sen burayı gerilla kampı mı sanıyorsun? Nerede bu lüks? Biz arazide, toprakta yatıyoruz. Böyle odayı, şilteyi nereden bulacağız?”

    Kırk altı yaşındaki Bozan’a ertesi gün, “Şimdi yirmi yaşında olan çocuklar senin geçirdiğin gibi bir yirmi beş yıl geçirsin ister misin,” diyorum.

    “Bu, çok duygusal bir soru,” diyor.

    Sabahleyin önce Bozan’la Adem sonra ben kalkıyoruz. Salih saat dokuza kadar battaniyeye sarılıp uyuyor.

    Dışarı çıkıyorum. Aşağıdaki vadide puslar içinde bir köy görünüyor. Gri bir yağmur yağıyor. Hava ayaz. Karşıda dağlar.

    Kahvaltıdan sonra teypler açılıyor.

    Resmî röportaj başlıyor.

    Bozan’la Mizgin röportaj sırasında daha resmî bir görüntü alıyorlar.

    Röportajın sonlarına doğru “Bu tehditkâr üslubunuzla barış olmaz, bir sonuç da alamazsınız,” sözümüze Bozan sertleşerek “Vicdanı olan böyle konuşmaz,” deyince “Sen beni tehdit mi ediyorsun,” türünden kısa bir sürtüşme yaşanıyor ama çabuk atlatıyoruz.

    Yasemin usta bir gazetecinin soğukkanlılığıyla yapıyor röportajı. Ben mümkün olduğunca geri çekilip ona gazeteciliğini yapacağı bir alan açıyorum.

    Biz konuşurken kar hızlanıyor.

    Artık yola çıkmalıyız.

    Köy evinin önünde vedalaşıyoruz.

    Salih beni sanki oğlummuş gibi kucaklıyor. Ben de ona sarılıyorum.

    Çılgın şoförün kullandığı jipe biniyoruz.

    El sallıyorlar.

    Onları orada bırakıyoruz.

    Biz gidiyoruz, onlar kalıyor.

    Her yer kar, her yer beyaz.

    Kederliyim.

    Kısa zamanda bir barış gerçekleşmeyecekmiş gibi görünüyor. Yanlış anlamış olmayı, bir çözüm bulunabileceğini, herkesin gerçekleri göreceğini umuyorum.

    Her üniformanın altında bir insan olduğunu biliyorum, karşılıklı olarak birbirini “düşman” olarak niteleyenler de birer insan.

    “Düşmanın” da insan olduğunu kavrayabilmek çok zor.

    Ben o köy evinin kapısında PKK’lılar bırakmadım; aynı odayı paylaştığım, konuştuğum, şakalaştığım insanlar bıraktım.

    Salih’i, Bozan’ı, Mizgin’i, Jiyan’ı, Roj’u, Adem’i bıraktım.

    Bir daha bir operasyon olursa eğer sonuçlarını içim titreyerek okuyacağımı biliyorum.

    Tanıdık bir isme rastlamaktan korkarak.

    Dağlar karlarla kaplı.

    Çaresizliğimi hissederek dönüyorum.

    Bu ülkenin çocukları için elimden hiçbir şey gelmiyor.

    Onların hiçbirini diğerinden ayırmadan hepsi için üzülmekten başka.’’

    ANF NEWS AGENCY


    Taraf gazetesi Kandil Cumhuriyetinde

    Şubat 3, 2008

    ahmet-altan.jpg0000262620411967814118d5469_b.jpg

    Alamut kalesinde neler oluyor?

    Radikal-Kandil (03.02.200 8)

    Yayına başlaması ile beraber çok cesaretli haberleri ve dürüst gazetecilik prensipleri ile sürekli büyüyen Ahmet Altan’ın gazetesi Taraf gerçekten taraf olduğunu diğer yanlı gazetelere gösterdi.

    Kandile gazeteci yasağının olmasına rağmen mühendis adı altında yolculuklarına başlayan Ahmet Altan ve Yasemin Çongar ilk izlenimlerini anlattılar.

    ,,Bu yaştan sonra bir gerilla kampında geceleyeceğimi tahmin edemezdim” diyen Altan Pkk Komutanlarından Bozan Tekin ile Türk savaş uçaklarının 500 ton bomba yağdırdığı Kandil ve köylerinin son psikolojik durumunu yakından görmek için samimi vede ilkeli bir şekilde görüştü.

    Hayatın normal devam ettiği Kandilde ateşkes umutları cılız olsada tüm süreç sorumlulugunun AKP partisi ve onun reisi Erdoğanda olduğu belirtiliyor.

    Ateşkes için elinden geleni yapmaya çalışmalarına rağmen Akp nin ordudan daha çok onların üzerine geldiğini belirten Tekin yinede umutlu olduklarını belirterek çözümden yana taraf olduklarını vurguladı. Kürt sorununun temel sorun olduğu Türkiyede ne yazıkki her hükümetin bunu inkar etme ile kendisini sağlama aldığı ve savaş ile kendi coğrafyalarını harebeye çevirdiklerini belirten Tekin, Türkiye’nin bölünme fobisi ile aslında bölünmeye hızla zemin yarattııdığını belirtti.

    Acıklamasında devamla Tekin; Kürtler herzaman için barıştan yana olduklarını gösterdiler. Tabiki bu Kürtleri inkar eden ve haklarını güvenceye almayan bir devlet ile  beraber zoraki bir yaşamı paylaşacakları anlamına gelmediğini sözlerine ekledi.

    Ortadoğuda dengelerin değiştiğini belirten Mizgin adlı Pkk sorumlusu ise Yasemin Çongara yaptığı açıklamada Türk devletinin ciddi bir yol ayırımında olduğunu, Kürtlere karşı politik tutumlarında bir değişiklik olmaması halinde ayrı devlet kurma fikirlerini koruyacaklarını ve bunun zemininin canlı olduğunu belirterek göz dağı verdi.

    Ayrıca Türk savaş uçaklarının bombaladığı köylerde gezip fotograflar çeken Altan ”gerçeği yeni farkettik” dedi. Bir çok köyün tamamen harabeye döndüğü ve sahipleri tarafından terk edildiğini , ona rağmen dağlık alanlara yönelik çok ciddi bir saldırının izlerini görmediğini belirten Altan, ,,Kandildeki bu doğal güzellik karşısında büyülendim” diyerek Bozan Tekin’in misafir perverliğine teşekkür etti.

    Yoğun kardan dolayı ulaşım sorunlarının olduğu Kartallar Yuvası ”Kandil”in zirvesinde yaşayan Murat Karayılan ile planlanan görüşmenin olmamasını hava muhalefetine bağlayan Çongar gerillaların psikolojilerinin ise oldukça güçlü göründüğünü aktardı.

    Gazetenin bu günkü vede yarınki sayılarında geniş yer verilecek izlenimleri okuyarak daha detaylı bilgilenebilirsiniz.

    Radikal-Kandil