Ergenekon’un yakın tarihi (3)

Nisan 6, 2008
  Türkiye 
İsmet Berkanİsmet Berkan

Ergenekon soruşturmasından ümitle anlatmaya başladığım yakın dönem
‘Ergenekon tarihi’ dizisinin en heyecanlı bölümlerinden birini bugün yazacağım. Düne kadar üç tane seçilmiş ve parlamentodan onay almış sivil yönetime direnme, Türkiye’nin gekeceğine kendi kendine karar verme örneği, ‘darbe’ anlattım, bugün sıra dördüncü ve gerçekleşmeye en fazla yaklaşan darbeye sıra geldi.
2002 Aralık’ta Kopenhag’da yapılan Avrupa Birliği zirvesine büyük umutlarla giden ama adaylık için 2004 sonuna tarih alan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı işin kilidinin içeride Kopenhag Kriterleri ile ilgili demokratik reformları yapmak kadar Kıbrıs sorununu çözüm yoluna sokmakta olduğunu görmüştü.
Ve dün de anlattığım gibi 2003 Mart’ındaki büyük Kıbrıs fırsatı, hükümete rağmen kaçırılmış, kaçırtılmıştı. Ocak 2004′te Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bizzat ipleri eline aldı, önce Davos’ta kendisiyle gönülsüzce görüşen BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a, ‘Kıbrıs çözüm planında sizin hakemliğinizi kabul ediyoruz’ diyerek büyük ümit verdi. Annan Planı mezardan çıkmış, yeniden görüşme masasına gelmişti. Annan, Kıbrıs’ta tarafları New York’a davet etti.
KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Ankara’nın baskısıyla heyetine seçimi kazanıp Başbakan olmuş olan Mehmet Ali Talat’ı da dahil etmek zorunda kaldı. Ama heyetin geri kalanı bildik eski Denktaş takımıydı. Denktaş bu kez havaalanında iner inmez ‘Biz hayır cevabı vermeye geldik’ diyemedi, çünkü Ankara’da aradığı desteği bir türlü tam bulamıyordu.
Onlar New York’tayken Ankara’da da garip şeyler oluyordu. İki kuvvet komutanı başta olmak üzere silahlı kuvvetlerin üst kademesi işadamlarından medya patronlarına kadar bir dizi yarı gizli görüşme yürütüyor, neredeyse açık açık 28 Şubatvari bir postmodern darbeye medya ve kamuoyu desteği aranıyordu.
Hatta bazı politikacı eskileri ortada ‘İhtilalin başbakanı benim’ diye dolaşıyor, daha da ilginci bu iki kuvvet komutanı gerçekten o politikacıyla görüşmüş, ondan bazı taleplerde bulunmuş oluyordu.
New York’taki Denktaş heyeti açısından en kritik şey, Annan’ın hakemliğini kabul etme meselesiydi. İş o noktaya gelene kadar Ankara’dan bir ‘bildiri’ çıkacağına kesin gözüyle bakıyordu Denktaş ve yakın çevresi. Ankara’dan beklenen bildiri ise bir türlü gelmiyordu. Sonunda Denktaş Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü aradı, aldığı cevap, ‘Benim Anayasal olarak yapabileceğim bu kadar’ şeklindeydi. Denktaş, iki kuvvet komutanının başarılı olamadığını, Hilmi Özkök’ü aşamadığını anlamıştı, o da yelkenleri suya indirdi.
Bu sırada iki kuvvet komutanını teşvik eden, 28 Şubat gibi değil 12 Eylül gibi doğrudan bir darbeye itekleyen çevreler de yok değildi. Daha önce hazırlanmış olan ve AKP hükümetinin devrilmesini öngören Sarıkız planı yerine doğrudan darbe isteniyordu şimdi. Bir komutanın bir ara hızını alamayıp etrafına ‘Tarih beni yazar’ dediği de duyulmuştu.
Tam bu karışıklıkların arasında, New York’ta Kıbrıs görüşmeleri bitip İsviçre’nin Bürgenstock kasabası için randevu tarihi beklenirken hükümetin çok önemli bir üyesiyle özel bir görüşme yaptım. Görüştüğüm bakana askeri cepheden gelen dedikoduları aktardığımda o bakan ‘Hepsini biliyoruz’ dedi, hatta ‘Sarıkız’ kod adını da kullandı. ‘Peki ne yapıyorsunuz?’ dediğimde, ‘Bekleyin, çok şey olacak’ dedi, aradan dört yıl geçti, hâlâ bekliyoruz!
Bugün AKP hakkında açılan kapatma davasıyla Ergenekon soruşturması arasında bir ilişki kuruluyor, hatta ilk günlerde bu ilişkiyi hükümetin bazı üyeleri açıkça telaffuz da etti. Etti ama gerçekte bizim bildiğimiz kadarıyla Ergenekon soruşturması hâlâ daha mesela 2004′teki hareketli günlerin sorumlularına uzanmış değil.
O günlerle ilgili olarak dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu öne sürülen ve önce bir internet sitesinde, sonra gazetelerde ve son olarak da ayrıntılarıyla Nokta dergisinde yayımlanan günlüklerin gerçek olduğunun Ergenekon savcısı tarafından saptandığı söyleniyor. Yani savcı en azından günlüklere sahip ama o dönem bana bilgi veren önemli bakanın bilgilerine hâlâ sahip değil, o yüzden soruşturmanın gerçek darbe girişimine uzanması ihtimali çok yüksek değil.
Kaldı ki yarından sonra da anlatacağım, başka şeyler de oldu Türkiye’de ama hükümet elindeki soruşturma gücünü bu olanlar için hiç kullanmadı bildiğimiz kadarıyla, resmi kurumların kapısından hiç girilmedi. Öyle olunca da Ergenekon soruşturması bir vatansever görünümlü mafya ve kenardaki bazı hevesli aktörler soruşturması olmanın ötesinde bir şey vaat etmiyor şimdilik.
Yani, benim adlandırmamla ‘Küçük’ Ergenekon soruşturuluyor ama ‘Büyük’ Ergenekon’a dokunulup dokunulmayacağı hâlâ büyük bir meçhul.
Susurluk’u hatırlayın, bazı tetikçi ve hırsızlar yargılandı, ceza da aldı ama ‘büyük plan’ı hazırlayan ve uygulayan, uygulatanlara kimse dokunmadı, dokunmaya teşebbüs dahi edilmedi.
Korkarım Ergenekon’da da aynı yoldayız.
İzninizle dizimize bir gün ara verelim, salıdan itibaren devam edelim.


Kev Kev Etme

Mart 27, 2008

Gerger ilçesindeki Üst Düzey Bir Devlet yetkilisi 18 Mart Şehitleri anma töreninde konuşmak için kürsüye çıkmış, edep ve ahlak kurallarını bir kenara bırakıp vermiş veriştirmiş.

Ne demiş…

            Ne dememiş ki…

            Büyük bir kinle konuşmaya başlamış. Edep ve terbiye dışı kişilerin dahi ağzına alıp telaffuz edemeyeceği cümlelerle basın mensuplarına hakaret etmiş. Gazetecilere “Soysuz ve Hainler” demiş. Sanki bu sözlerle kendisini tarif edercesine bir edayla, çılgın yaratıklar gibi davranıp basına küfür ve hakaret eden, saygıdan, sevgiden ve insanlıktan nasibini almayan bu yaratığa, onun sarf ettiği tonda karşılık vermeye yetecek kadar yüreğimiz vardır.

            Ancak,

            Edepli karakterimiz ve ağzımız o çılgın yaratığın sarf ettiği “soysuz hain” sözlerini, bir insana sarf etmeye müsaade etmediği için basına yapılan küfür ve hakaret sözlerini, haykıran ağza misliyle iade ediyoruz. Kötü söz sahibinindir diyoruz.

            18 Mart 2008 günü Gerger’de anılan şehitler ve gaziler, kardeşimiz, dayımız, yeğenimizdir. Onların tümünü rahmetle anıyoruz. Savaşsız ve ölümsüz bir dünya diyoruz. Şehitler gününü fırsat sayıp basın mensuplarına soysuz-hain diyen zavallı yaratığa ise EDEPLİ ol diyoruz.

            Türkiye ordusu içinde edep dışına çıkanların asla yeri yoktur. Düne kadar kendilerini bu ülkenin sahibi ve tek vatanseverleri olarak gören, omuzu kalabalık yıldızlarla dolu Küçük Veliler ne yazık ki Ergenekon Çetecileri olarak mahpus damlarına atılmıştır.

            Sakın ola ki

            Gerger’deki soysuz ve hainlerin sonu da Küçik Veli gibi olmasın?

            Sakın ola ki

            Bu gün şehitleri anma gününde kendisini vatansever başkalarını soysuz görenler yarınlarda yer değiştirmesin mi?

            Bir basın mensubu olarak kimsenin bizden az yada bizim bir başkasından çok vatansever olduğumuz söylemiyoruz. Bir başkasına ima yoluyla da olsa hain ve soysuz diyen tıpkı kendisini tarif ediyor demektir. Acaba, 18 Mart 2008 günü Gerger’de düzenlenen şehirleri anma töreninde “Bazı Soysuz ve Hainler Gerger’i Bölmek İstiyorlar” diyen Jandarma Bölük Komutanı Hakan Ragıp Yüceer bu sözlerle kimleri kast ediyor.

            Yoksa

            Kendisinin huy-soy halini mi tarif etmek istedi de biz mi yanlış anladık…

            Bu sözlerden sonra o kişiye saygı duymuyoruz. Kınıyoruz. Saygıyı ise o yaratığın bağlı bulunduğu kuruma duyuyoruz.

            Hani Gerger’de C.Baş Savcısı Ovacıklı vardı. Uçan kuştan haberdardı. Yoksa Jandarma Kıdemli Üsteğmen Hakan Yüceer’in sarf ettiği, Soysuz ve Hain Kelimelerini işitmedi mi? Duymamışsa duyuruyoruz. Gereği yapılmaz mı? Yoksa Jandarma Komutanı dokunulamaz bir yaratık mı?

            Büyük şair ve Ozan Nazım Hikmet ne demiş…

            “Eğer ABD’ye katil demek, sömürenlere karşı çıkmak, hırsıza namussuza karşı durmak, alçağın suratına tükürmek, açlıktan sokakta ölmek, düşüncelerini konuşmak vatan hainliği ise o zaman ben vatan hainiyim.”

            Eğer Gerger’de Haso, açlıktan, yoksulluktan, ineği de hastalıktan tedavi olamamaktan ölüyorsa ve bunu yazmak, haber yapmak vatan hainliğiyse o zaman bende vatan hainiyim. Eğer devlet binalarının içindeki WC kapıları köylü vatandaşa örtülü ve üzerinde Personel Harici Girilemez Yasaktır levhası asılı olduğunu yazmak vatan hainliğiyse

            Ben Vatan Hainiyim.

Kaynak : Gerger Fırat Gazetesi

Ergenekon Çocukları

Mart 22, 2008
Perihan MağdenPerihan Mağdenİlhan Selçuk’un sabaha karşı götürülüp evinden gözaltına alınması, Çocukluk Hastalığınızın gözaltına alınması gibi bir şey.
Artık koca bi insansınız. Çocukluk hastalıklarınızı ne ister, ne hatırlarsınız.
Ama yine de çocukluğunuzun hastalıkları da size aittir. Bi tuhaf hissedersiniz kendinizi.
Elinizde olmadan üzgün- hissedersiniz.
Kaç yıl boyunca ‘dindarca’ Cumhuriyet okudum, İlhan Selçuk okudum- hatırlamıyorum. Çok yıl boyunca. Çok dindarca.
Yatılı okuduğum liseden eve döndüğümde, annemin biriktirdiği Cumhuriyet gazetelerinin tamamını okuyabilmek için, bazen cumartesi ya da pazarları evden dışarı çıkmazdım. Tahayyül edin!
Sonra tabii sonsuz bir yabancılaşmayla bakar oldum İlhan Selçuk’un fotoğraflarına/yazılarına. Bi zamanlar yazılarına taptığım adam BU MUYDU? ESASINDA?
İnternette flaşlanmışsa yazıları, dayanmışsa göz hizama yani okuyor; dehşet içinde kalıyordum. Gazetesinin baş köşesinden başkumandanlıyordu Sivil-Askeri Elit’i. Kemalizm Dini’nin fanatik neferlerini vaiz vaiz vaazlıyordu.
Doğru iplerin nasıl çekilmesini göstermekle yükümlü 1 KuklaOynatıcısı gibiydi: Kuklaların Zihinsel ve Moral Efendisi.
Ve fakat HİÇ KİMSE sabaha karşı baskınlarla evinden alınsın istemem. HİÇ kimsenin evi talan edilsin istemem. Benim çocukluk evim birkaç kez polis baskınına maruz kaldı. Al sana: hiç kabuklanmayan Çocukluk Yaraları.
Böyle dalgındalgın üzgünüzgün dolaşırken internette SAYGI ÖZTÜRK’ün ÇOK ÖZEL 1 haberiyle karşılaşıyorum Hürriyet’in internet sitesinde. Haber şöyle:
“2001 yılında evine yapılan baskında, bilgisayar kayıtlarında çok özel bir belge bulundu ERGENEKON LOBİ ÖRGÜTLENMESİ (GİZLİ).
Ümraniye baskınında Astsubay Oktay Yıldırım’ın bilgisayarında da aynı belge (yıllar sonra) polisin karşısına çıktı.
Danıştay saldırısında adı geçen Muzaffer Tekin’in evinde de aynı belgeye ulaşıldı.”
İşte ilk kez 2001′de bilgisayarında bu belgeyi patlatan/yakalatan kişinin ismi: Tuncay Güney.
Saygı Öztürk araştırıyor- bakıyor Kİ: Vakti zamanında Fethullah Gülen’in Samanyolu televizyonunda ‘talk şov’ yapmaktaymış bu şahıs.
Şimdi ise -sıkı durun- Toronto’da bir sinagogta haham!
Böylece Asker+Tarikat+Haham ve hatta natürel olarak MOSSAD bileşkesine dikkâtlerimizi çekiyor Saygı Öztürk.
‘Ergenekon’ yapılanmasının adını ilk işaret edenin Erol Mütercimler olduğunu bildiğimden ‘Erol Mütercimler-Ergenekon’ giriyorum bilgisayara.
Can Dündar’ın 28 Ocak tarihli yazısı çıkıyor. Ondan alıntılıyorum: (Yüksek izniyle.) “Bu ismi ilk kez 12 Mart’ta ihtilalci deniz subayı Erol Mütercimler, Tümgeneral Memduh Ünlütürk’ten duymuştu. Şöyle demişti Ünlütürk ‘Ergenekon, hükümetlerin de Genelkurmay’ın da bürokrasinin de üzerinde bir örgüttür. 27 Mayıs’tan sonra CIA, Pentagon tarafından kurdurulmuştur. Özellikle Amerika’da kontrgerilla eğitimi almış, kurslardan geçmiş generallerin bir bölümü ‘VATANI KURTARIYORUZ’ düşüncesiyle bu örgütte yer alırlar.
Mütercimler de demişti ki bize: ‘Bunun üzerine ben Ergenekon’u araştırdım. Gördüm ki içinde subaylar, emniyetçiler, profesörler, gazeteciler, işadamları, sıradan insanlar var. Bugün çeteler dediğimiz küçük birimler, Ergenekon denilen üst örgüt tarafından kullanılan tetikçiler.’”
ÜST NE KADAR ÜST? Bu kepçe (iş makinesinin kepçesi) nereye kadar sallanacak? Boruları patlatmadan ya da boruları patlatmaktan korkmadan Makine Operatörü, üstüne düşeni yapabilecek mi?
Sonra; Ecevit’in bu oluşumun ‘Özel Harp Dairesi’ içinde örgütlendiğini saptadığını, ama üstüne gitmeye siyasi ömrünün yetmediğini yazıyor Dündar.
Dündar’ın Ecevitler’e saygısı, hürmeti malum. Bence siyasi duruşu ya da cesareti de yetmezdi Değerli Ecevit’in Türk Gladiosu’nun üstüne gitmeye.
Sonra şey törenine işaret ediyor Dündar. Artık emir neferi olarak konumlayabileceğimiz Veli Küçük’ün ÖZTÜRKLER COM’un açılışında sarf ettiği “Asil Türk milletinin yolu, Ergenekon’dan geçecek” lafına.
Aa! emir-komuta zincirinin halkası olarak emir mafyası diyebileceğimiz Sedat Peker’in onu bunu tehdit sitesi! Hani gözaltına alınıp bırakılan Akşam köşecisi Güler Kömürcü’nün ‘Seni ben salonda sevdim’ lafıyla ölümsüzleştirdiği Sedat Peker’in.
Ergenekon adlı VatanKurtaranlar Çetesi de Büyük Amerika’nın (Hizbullah/Taliban gibi) 1 Laboratuvar Kazası mı yani? Bir elden kaçma hali?
Kendini en Anti-Amerikancı sananlar, köklerindeki MADE IN USA damgasından kurtulamayacaklar mı? Bu dünyada yazgı- bu mu?
Ve MOSSADsız düğün, pardon, düğüm bu dünya yüzünde olmaz mı? Olamaz mı?
Haham Parmağı şart mı?
Ne çok soru. Ne çok Ergenekon.
Vatanı kurtarmaya yeminlilere “Bırakın artık; yettiniz gayrı. Dağınık kalsın” diyerek bitiriyorum.
Ve topyekûn hepsinden: (hangi ülke imalatı belirsiz) Vatan Kurtaranlar’dan kurtulacağımız günlerin tez elden gelmesini, diliyorum.
Bu çorabı ya sökeceğiz tamamen. Ya da başımıza ördükleri VatanKurtaran çoraptan havasız, gideceğiz.
Ya herrü. Ya merrü- dediklerinden yani.

‘Çözüm federal sisteme geçmek’

Mart 11, 2008

'Çözüm federal sisteme geçmek'
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a yaptığı kara harekâtına DTP’nin protestosu sürüyor. Muş’ta önceki gün basın açıklaması yapan DTP’liler ‘Yeter artık’ anlamına gelen ‘Edi bese’ pankartı açtı.

Şükrü Gülmüş: Talep toprak. Varlığı yok sayılan bir halkın demokrasi talebi olmaz. Recep Maraşlı: Kürtler kabul edilmeli. İbrahim Güçlü: Eşit haklar. Nurettin Yılmaz: DTP’yle diyalog kurulmalı. Haşim Haşimi: Şiddetsiz çözüm

ERTUĞRUL MAVİOĞLU

Yılmaz: Devlet ‘ayrılıkçı’ fobisinden kurtulmalı
Yılmaz: Silahlar susmalı.
Nurettin Yılmaz (Eski Mardin Milletvekili): Lozan görüşmelerinde İsmet Paşa, İngiltere Heyeti Başkanı Lloyd George’un Kürtlerle ilgili yabancı bir devletin himayesinde Doğuda bir Kürt devletinin kurulması ile ilgili önerisine karşılık, “Kürtler yabancı bir devletin himayesinde bir Kürt devletini kabul etmeyecek kadar asil bir millettir” deyişiyle, Kürtlerin asırlardır birlikte oldukları Türk kardeşlerinden ayrılmak istemediklerini kanıtlamıştır. Bugün de Kürtler Türk kardeşlerinden ayrılmayı asla arzu etmezler.
Bu nedenle devletin Kürt ayrılıkçı fobisinden kendini kurtarması gerekir. Tüm yetkililer, ‘Kürt kökenli vatandaşlar’dan övünerek bahsediyorlar ama kabul edilen milyonlarca Kürt halkının rüyalarında bile konuştukları anadilleri olan Kürtçe’nin eğitim dili olarak kabul etmeyerek asimilasyon politikası güdüyor. Ret, inkâr ve asimilasyon politikasına son verilmeli. Kıbrıs ve Kerkük’teki 100-200 bin Türk kardeşlerimiz için savaşan ve tekrar savaşmayı bile göze almış Türkiye, 15 milyondan fazla Kürt vatandaşlarının demokratik hakları için aynı duyguları ve adımları atmaya cesaret etmesi gerek. Türkiye Avrupa Birliği’ne girmekte samimiyse, örneğin 3 uluslu Belçika’da, meclisi ve hükümeti bile olan 500 - 600 bin nüfuslu Germanik halkın sahip oldukları hakları değil, Kürtlerin sadece kimlik ve kültürel hakları talep etmeleri, masum bir hak talebi değil mi?
Barış sürecinin gerçekleşmesi için silahların susması gerekir. Hükümet sivil toplum örgütleriyle yol haritası oluşturmalı. Hükümetin yetkili ağızlardan Kürt sorununun belli bir çözüm arzu ve niyetlerinin samimi bir iradeyle belirtilmesi. DTP ile diyaloğun kurulması. Dağdakilerin topluma kazandırılması için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması. Bu isteklerin tümü her vatandaşın devletten haklı olarak istedikleri yasal,demokratik evrensel haklardır. Devletinde vatandaşına lütfettiği bir ikram değil, bir sorumluluk.

* * * * *

Haşimi: Sadece ekonomik önlemler sorunu çözmez
Haşimi: Siyasi af kaçınılmaz.
Haşim Haşimi (Eski Refah Partisi Milletvekili): Yirmi yıl önceki basına bakarsak, bugün birçok insanın söylediği şeyleri o gün de söylediğini görürüz. Demek ki yirmi yıldır papağan gibi aynı şeyleri söyleyip duruyoruz, bir arpa boyu yol almış değiliz. Devletin soruna asayiş gözüyle bakma anlayışı iflas etmiştir. Cumhuriyet’in kurulmasıyla beraber Kürt nüfus çok geniş ve üç ülkeyi kapsadığı için, ‘haklarını verirsek ayrılırlar’ denildi. Şimdi de soruna güvenlik olarak bakılıyor. Gelinen aşamada Ortadoğu’da dengeler değişti. Biz artık Kürt meselesini Türkiye’nin iç dinamikleriyle çözemeyiz. Bütün Ortadoğu’yu düşünmeliyiz. Bu konuda inisiyatif Türkiye’de olursa daha akılcı olur.
Meselenin sadece bir yüzü yok; ekonomik, siyasi, toplumsal vs. yönleri var. Hem Ortadoğu içinde hem Türkiye içinde bir çok güç dengesi var. Sadece ekonomik açılımlarla yetinmek bu sorunu çözmeyecek. Ya da sadece Türkiye içerisinde Kürt meselesini çözüp Irak’taki Kürtlerle gerilime girmek kalıcı bir çözüm getirmeyecek. Onun için acil çözüm lazım, kalıcı çözüm arkasından belki gelir. Acil çözüm olarak, silahları susturacak, etkisini azaltacak tüm düzenlemeler yapılmalı. Siyasi bir af bugün kaçınılmaz hale gelmiştir. Görüyoruz, devlet onca risk ve masrafla operasyon yapıyor. Gerçi bu operasyonların siyasi, psikolojik sonuçları elbette olacaktır. Ama sonuçta Türkiye karşıtı cepheyi de büyütecek. Irak, İran, Suriye’deki Kürtleri karşısına alacak. Bu operasyonların başarıya ulaşabilmesi için af gibi bir düzenleme ile bunun desteklenmesi lazım. Devlet elbet kendini koruyacak. Geçmişte, ’silahlar varken adım atamayız’ denildi. Ama pekâlâ 2002′den sonra çatışma süreci yaşanırken hükümet 2003′ten sonra bir çok açılımları yaptı.
Şiddeti içermediği sürece herkes somut olarak düşüncelerini ortaya koymalı. Sorulması gereken soru bence şu; on yıl, yirmi yıl sonra nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz? Sorunu çözersek ülke nereye gidecek? Bunu düşünebilirsek daha iyi adımlar atabiliriz.

* * * * *

Gülmüş: ’Kürd’ ile ‘istan’ etle tırnak gibi
Gülmüş: Sorunu yaratan Türk.
Şükrü Gülmüş (Nasname editörü): Kime ve neye göre Kürd Sorunu? Kürd ve sorun kavramlarını ele alalım. Dikkat edin artık Kürt yerine Kürd yazıyoruz. Kürd ile Kürt arasındaki bir harf değişimi bile bizce önemli. Çünkü şu küçük farklılıklar bile bize çok pahalıya mal oldu. Sıralayayım isterseniz: Kürt… Kurt… Kart.. Kürt… Türk… Trük.. Krüt… O nedenle Türkçe yazım kurallarına ters de olsa- Kürd dedik. Kürd ile istan; et ve tırnak gibidir.İstan; yer, memleket, toprak, yaşanılan yer anlamındadır. Eğer Kürd var ise; bunun bir ‘istan’ı da olacaktır.
Burdan hareketle; ikinci kavram ile yan yana düşünürsek; Kürd sorunu!.. İşte can alıcı soru ve tarihsel yanlışlık burda. Kürd’ün penceresinden bakınca Kürd’ün bir Türk Sorunu var. Çünkü sorunu yaratan Kürd değil, Türk’tür. Bu haksız, yanlış ve adil olmayan bir durumdur. O nedenle, Kürdistan probleminin çözümü, diyebiliriz.
Kürdlerin talepleri topraksaldır. Siz bakmayın bugünkü politik aktörler ve sorunun çözüm tarafı gibi ortaya çıkanların; dil, federasyon, demokrasi vb istemlerine. Varlığı yok sayılan, ülkesi işgal edilen bir halkın demokrasi talebi olamaz. Bu sorunun çözümü önünde en büyük engel Türk devleti iken, şu anda Öcalan ve KCK’si öne çıktı. Yani Türk devleti kendisinin söylemek istediklerini Öcalan ve partisi üzerinde söyletiyor ve uygulatıyor.
Kürdlerin de dünya halkları ve ulusları gibi kendi toprakları üzerinde bağımsız ve özgür yaşama, kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı vardır. Politik aktörler ve çözümün tarafı olanların kendilerine göre bir strateji ve taktiklerinin olmasını makul görürüm. Bu Federasyon, federal yapı vb. şeyler olabilir. Ama en asgari çözüm için adım Kürdün kabul edilmesi. Bunun da tek teminatı anayasal güvence içine alınmasıdır.

* * * * *

Maraşlı:  Ordunun vesayeti reddedilmeli
Maraşlı:  Sorun iç mesele değil.
Recep Maraşlı (Kürt siyasetçi ve yazar): Sivil çözüm için atılması gereken adımların başında, ordunun politika ve devlet organları üzerindeki vesayetinin reddedilmesi gelir. Siyasi olarak atılacak ilk adım ‘Kürtlerin bir ulus olarak kabulü ve ulusal haklarının tanındığının TC hükümet ve parlamento kararı ile deklare edilmesi’dir.
Kürtlerin özgür ve eşit bir partner olarak tanınması, TC Anayasası, üniter devlet yapısı, ismi, bayrağı, sınırları, siyasi ve hukuksal yapısının tümüyle yeniden ‘müzakere’ edilebilir hale gelmesi demektir. Böyle bir sivil müzakere, yalnız Türk ve Kürt ulusu olarak etnik temelde değil, coğrafyamızdaki tüm halkların, kültür ve dinlerin, toplumun tüm sınıflarının, katmanların katılacağı bir diyalog, ortaya demokratik konsensüs çıkarabilirse işte gerçek ’sivil çözüm’ budur. Sadece silahlar sussun, ama bunun dışında her şey aynı kalsın! Kürtlere hiçbir siyasal statü vaat etmeyen bir ’sivil çözüm!’ zorbalıkla yapılamayanı, güzellikle kabul ettirelim demeye gelir. Kürt sorununun ’sivil çözümü’ konuşulurken, onun Türkiye’nin ‘iç meselesi’değil uluslararası bir sorun olarak idrak edilmesi son derece önemli.

* * * * *

Güçlü: Çözüm federal sisteme geçmek
Güçlü: Konsensüs oluşmalı.
İbrahim Güçlü (Kürt-Der Sözcüsü): Kürt sorunu Kürtlerin Türklerle haklar açısından eşitlenmesi ve siyasal temsil hakkının sağlanması ve federal bir sistemle çözülebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, tek ulusa, tek resmi ideolojiye, tek din ve mezhebe, tek sınıfa ve sosyal tabakaya asker-sivil bürokrasiye dayalıdır. Bu paradigma gereği, Kürt ulusunun varlığı inkâr edilmiştir. Kapsamlı bir çözüme ulaşmak için:

  • Kürtlerle Türkleri haklar açısından eşit gören bir toplumsal konsensüsün oluşturulması gerekir.
  • BM Evrensel Beyannamesi’ndeki ‘ulusların kendi kaderini kendilerinin tayin etmesi’ ilkesi ve kolektif haklar konsepti benimsenmeli.
  • Üniter devlet, Kürt ulusunun geleneksel inkâr politikasına son vermeli, anayasada ve genel hukukta Kürtlerin ulus olarak varlıkları kabul edilmeli.
  • Kürtleri de içselleştiren, yeni bir devlet yapılanması gerekir. Bu yeni devlet, uluslar, ideolojiler, sınıflar-toplumsal gruplar, dinler ve mezhepler üstü, federal bir devlet olmalı.
  • Kürt dili eğitim-öğretim dili olmalı. Kürtçe radyo ve televizyonların kurulması, Türklerle eşitliği sağlayacak şekilde düzenlenmelidir.

  • Talabani’nin sevgisi…

    Şubat 29, 2008
    Murat Yetkin Murat Yetkin

    Irak Cumhurbaşkanı Talabani, kendisini ziyaret eden Amerikan heyetini Türkçe konuşarak böyle karşıladı ABD’nin etkili bir düşünce kuruluşunun heyeti tam 21 Şubat günü Vaşington-Amman üzerinden Erbil havaalanına indi. O akşam Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin etkili bir isminin evinde yemekteyken ev sahibi bir telefon aldı. Masaya beti benzi atmış olarak döndü. “Bamarni’de Türk tankları harekete geçmiş. Peşmergelerimiz güçlükle durdurmuş. Sorun var” diye açıkladı.
    Heyet üyeleri, ertesi sabah Türkiye’nin sınır ötesi kara harekâtını başlattığı haberiyle uyandılar.
    The Washington Institute for Near East, Türkçesiyle, Yakın Doğu İçin Vaşington Enstitüsü, Amerikan başkentinin gerçekten etkili kuruluşlarından. Önceden planlanmış bu gezinin Türkiye’nin sınır ötesi kara harekâtı günlerine denk gelmesi onlar için hem sürpriz, hem bulunmaz fırsat olmuş. Her şeyi sıcağı sıcağına ve ayrı bir pencereden görme fırsatı bulmuşlar.
    Amerikan araştırmacı heyeti 24 Şubat pazar günü Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani tarafından kabul edilmiş. Bu, kara harekâtının yankı ve tepkilerinin içeride ve dışarıda zirvede olduğu gündür. Ahmet Davutoğlu başkanlığındaki Türk heyeti henüz Irak’a gidip Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Talabani’ye resmen bir kez daha davetini iletmiş değildir; ancak heyetin geleceği belli olmuştur.
    Enstitü heyetinde bir de Türk, Enstitü’nün Türkiye araştırmalarının başındaki Dr. Soner Çağaptay vardır.
    Bundan sonrasını Dr. Çağaptay’ın ağzından aktarıyorum: “Salona girer girmez Talabani bizi Türkçe olarak ‘Hoşgeldiniz’ diye karşıladı. Heyetimizin diğer üyelerinin şaşırmasına aldırmadan, gözünü bana dikmiş halde yine Türkçe devam etti: ‘Biz Türkiye’yi çok seviyoruz’. Ben de kendisine Türkçe konuşmasının benim için sürpriz olduğunu söyledim. ‘Olur mu? Biz hep Türklerle, Türkmenlerle içi içe yaşadık’ dedi. Eşinin dedesinin Birinci Dünya Savaşı’nda Rusların işgal ettiği Van’dan kaçarak Dohuk’a yerleştiğini anlattı.”
    Dr. Çağaptay, Türkiye’ye “müzahir” bu tabloya Iraklı Kürt liderler arasında görmenin de kendisi ve heyetin Amerikalı üyeleri için “yeni” olduğunu söylüyor. Liderlik seviyesindeki Türkiye ile ilişkileri geliştirme ve PKK’ya karşı mesafeli durma tutumunun, Irak Kürt halkı arasında Türkiye korkusu ve karşıtlığına rağmen elle tutulur hale gelmesini ise şu dört unsura bağlıyor:
    1- Iraklı Kürtler 1975 ve 1996 bozgunlarından sonra Amerikalıların kendilerini üçüncü defa kullandıktan sonra kenara atacakları endişesine kapılmışlar,
    2- Bağdat’ta ve Irak parlamentosunda, Saddam’ın hemen ardından olduğu gibi “at oynatamıyorlar”. Sünni ve Şii Araplarla (i) petrol yasası, (ii) Kerkük’ün statüsü ve (iii) Bağdat’ın komutasında olmayan peşmergelerin maaşlarının merkezi bütçeden ödenmesi konularında derin ayrılıklar var,
    3- İran’dan korkuyorlar. Türkiye’nin kara harekâtının sürdüğü günlerde dahi, birinci tehdit algılaması olarak İran’ı görüyorlar. Çünkü Türkiye’nin Irak’a girdiğinde PKK’ya karşı girdiğine ve kalıcı olmayacağına, ama İran’ın girerse çıkmayacağına inanıyorlar,
    4- Ciddi mali darboğaz içindeler. Petrol yasasını imzalamadıkları için yatırım gelmiyor. Propagandası yapılan Kürt cenneti, iki ay geriden ödenebilen peşmerge dahil memur maaşları ve yolsuzluk söylentileriyle lafta kalıyor.
    Bunlar önemli tespitler. Peki bu tablo içinde ABD’den Türkiye’ye gelen “Bir an önce işinizi bitirin” taleplerini neye bağlamak lazım? Yalnızca Iraklı Kürtleri, Bağdat’taki parlamentoyu ve ABD Kongresi’ni yatıştırma çabasına mı?
    Dr. Çağaptay’a göre “Yalnızca bunlar değil”. Bu yargısını ilginç bir benzetmeyle açıklıyor: “ABD Türkiye’ye stratejik ortak dediğinden bu yana İsrail’e davrandığı gibi davranıyor. Tabii ki Filistin ya da Lübnan’a İsrail harekâtlarıyla Türkiye’nin harekâtını benzetmiyorum. Ama tutum olarak, ABD ilk hafta İsrail’e ‘itidal ve ölçülü tepki’ telkin eder. İkinci hafta bu ‘Bir an önce işinizi bitirip çekilseniz iyi olur’ telkinine dönüşür. ABD artık ‘çıkın’ diye kesin dil kullandığında İsrail’in işi zaten bitmiş olur”. Benzetme, kendisinin de söylediği gibi tam oturmasa da, bakış ilginç.
    Ama yine de bütün bu tablo içinde en ilginç tavır, Amerikan heyetinde bir Türk görür görmez, heyeti Türkçe ağırlayan Cumhurbaşkanı Talabani’nin tutumu.
    Bakalım sınır ötesi harekât hedeflerine zamanlıca ulaşıp, Talabani’nin planlandığı gibi mart içinde Ankara’ya gelmesine izin verecek mi?


    ‘Esastan görüşmeyiz’ dememek

    Şubat 19, 2008
    İsmet Berkan İsmet Berkan

    Murat Yetkin dün sabah Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’la konuştu ve Haşim Kılıç, mahkemenin önüne gelmesi muhtemel olan türbanla ilgili anayasa değişiklikleri için, ‘Biz anayasa değişikliklerine sadece şekil denetimi yaparız, esastan görüşmeyiz’ demedi.
    Aslında diyebilirdi de, çünkü biraz sonra anlatmaya çalışacağım gibi Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu iki maddelik değişiklikle ilgili yapacağı her türlü denetim son tahlilde ‘şekil denetimi’ olacak!
    Burada soru şu: Şekil denetimi nedir?
    Anayasa’nın 148. maddesinde söylendiği gibi, şekil denetimi, ‘… teklif ve oylama çoğunluğuna uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı’ mıdır?
    Yoksa, Anayasa’nın ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ dediği maddelerde yazılı olan unsurlar için ‘teklif yasağı’nın çiğnenip çiğnenmediğini de kapsar mı?
    Daha önce, 12 Eylül öncesi Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisi şekil şartlarıyla sınırlandıktan sonra da, ‘teklif yasağı’ kapsamındaki maddeler uyarınca anayasa değişikliklerini denetlediğini yazmıştım.
    Bu sefer başka bir örnek vereyim. Diyelim Türkiye Büyük Millet Meclisi, en az 184 milletvekilinin imzasıyla verilen ve Anayasa’nın seçimlerin dört
    yılda bir yapılacağını öngören 77. maddesini ’seçimlerin 25 yılda bir yapılması’ şeklinde değiştiren bir anayasa değişikliğini usulünce kabul etti.
    Bu yeni anayasa hükmü içerik bakımından denetlenemeyecek, Meclis diyelim 411 oyla ve bütün şekil şartlarına da uyarak kabul etti diye ‘Anayasaya uygun’ mu olacaktır?
    Bu soruya, ‘Evet, yapacak bir şey yok’ diyen de var, ‘Olur mu öyle şey, Anayasa Mahkemesi bu değişikliği Anayasa’nın 2. maddesinde yazılı ‘demokratik devlet’ ilkesine aykırı bulup iptal eder’ diyen de.
    Başkalarının ne dediğinin çok önemi yok. Burada önemli olan Anayasa Mahkemesi’nin ne diyeceği.
    Mesele, evet bir yanıyla basitçe üniversitede kılık kıyafet özgürlüğü sağlamak, isteyenin istediği gibi giyinmesinin önünü açmak.
    Ama başka bir yanıyla, Anayasa’da yazılı laiklik dahil pek çok ilkeyi yorumlamaya yetkili tek kurum olan Anayasa Mahkemesi’nin geçmişte yaptığı bir yorumu anayasa değişikliği yoluyla ortadan kaldırmak.
    Burada, daha önce de yazdığım gibi, Anayasa Mahkemesi’nin yapılan değişiklikle ilgili ne karar vereceği, iptal edip etmeyeceği bana göre ikincil planda.
    Öncelik, Anayasa Mahkemesi’nin bir anayasa değişikliğini, ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ denen maddelerin dolaylı yoldan değiştirip değiştirmediğini incelemeyi kabul edip etmeyeceğinde.
    Anayasa Mahkemesi eğer bu incelemeyi kabul edecek olursa, bundan sonra Anayasa’da yapılacak bütün değişikliklerin böylesi bir incelemeden geçmesinin de kapısı açılmış olacak.
    Bilmiyorum pazar günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı TV’de izleme şansınız oldu mu ama bir şey dikkatimi çekti: Başbakan artık ’sivil Anayasa’dan, ‘Anayasa’yı baştan sona değiştirmek’ten söz etmiyor, onun yerine ‘Anayasa’da kapsamlı bir değişiklik’ olarak adlandırıyor
    yapmaya aylardır hazırlandıkları değişikliği.
    İşte Anayasa Mahkemesi’nin bugün yapılan değişiklikleri bir anlamda esasa da girerek incelemeyi kabul etmesi, gelecekte yapılacak kapsamlı veya kapsamsız bütün değişiklikleri de, ‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir’ cümlesinde sayılanlara uygunluk bakımından denetleyecek demektir.
    O bakımdan, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın ‘Esastan incelemeyeceğiz’ dememiş olması, çok ama çok önemli.


    Hrant’ın yokluğuna alışmak

    Ocak 20, 2008
    İsmet Berkan İsmet Berkan

    Dile kolay tam bir yıl oldu onu kaybedeli. Hrant en yakın arkadaşım değildi belki ama daha ilk gördüğüm günden itibaren onun hep ‘dostum’ olduğunu düşündüm. Sonradan öğrendim, neredeyse herkes onunla tanıştıktan sonra aynı hisse kapılıyordu:
    Sanki onu bin yıldır tanıyordunuz, en yakın dostunuz, en eski arkadaşınız oydu.
    Bu hayatta pek az yakın dostu olan benim için ona duyduğum bu doğal yakınlık çok şaşırtıcıydı. Bu konuyu onunla da konuştuğumu hatırlıyorum, Salzburg’da eski bir şatonun bahçesinde yürüyüş yaparken ‘Yahu nedir senin sırrın’ diye sormuştum, ‘Ne yapıyorsun da insanların senden hoşlanmasını sağlıyorsun?’
    Cevabı bilmiyordu, bilse bile söylemeyecek kadar tevazu sahibiydi. Ama ben bu konuyu düşünmeye devam ettim. Beyoğlu’nda, Boncuk’ta eğlenceli bir rakı-fasıl gecesinde yanına oturup, ‘Çözdüm ben senin sırrını’ dedim. Güldü bana. Bana göre Hrant’ın sırrı, neredeyse tamamen duygulardan oluşmasıydı. Zaman zaman mantıklı bir şey yapmaya teşebbüs ettiğinde komik oluyordu, çünkü o tam anlamıyla ‘yüreğinin götürdüğü yere giden’ bir adamdı. Bir samimiyet abidesiydi. Ağzından inanmadığı tek kelime çıkmazdı, iyilikten yapılmıştı, kafası kötülüğe çalışmazdı. Kocaman bir çocuktu. Hiperaktifti. Onu sevmemeye gerçekten imkân yoktu. O sizi sevdiyse sizi öyle bir kuşatırdı ki, siz de onu severdiniz.
    Şimdi ölümünden bir yıl sonra oturmuş Hrant’ı düşünürken bile gözlerim doluyor, onlarca anı aklımdan geçiyor, kahkahası, sinirlenmesi, en umutsuz durumdan bile bir umut kırıntısı çıkarması…
    Dün Agos’un önünde toplanıp onu ananların herhalde çoğu Hrant’ı hiç tanımamıştı.
    Ama tanısalar da onu ancak bu kadar anlar, bu kadar severlerdi.
    O içi dışı bir bir adam olduğu için, kardeşlik adına, bir arada yaşamak adına, bu toprakların hem gerçek yerlisi olup hem de azınlık olmak adına, daha iyi bir ülkede yaşama özlemini ifade etme adına ve bu ülkeyi her şeye rağmen sevmek adına söyleyeceği her şeyi ama her şeyi hayatı boyunca erişebileceğinden çok daha büyük yığınlara söyleyebildiği için o onbinlerce insan oradaydı dün. Hrant’ın bedenini aldılar bizden ama ruhu burada bizimle kaldı, dün de Osmanbey’de, Agos’un önündeydi.
    Ve katillerine kötü bir haberim var: Bizimle kalmaya da devam edecek Hrant’ın ruhu.
    Zaten, daha ilk günden itibaren katillerini ve o cinayete çanak tutanları en çok kızdıran şey, o ruhun aramızda eskisinden de güçlü biçimde varolduğunu görmeleri oldu.
    Her an cinayete yakın duran ırkçılar ne hayal ediyor olurlarsa olsunlar, bu ülkede kardeşlik duygusu da, bir arada yaşama iradesi de hiç ölmeyecek. Nasıl Hrant aslında bu anlamda ölmediyse, o ruh da ölmeyecek.


    Hrant Dink cinayeti

    Ocak 19, 2008
    Murat BelgeMurat Belge

    19/01/2008 (2286 kişi okudu)

    Hrant’ın ‘bir kısım’ katillerinin davası yürüdükçe, yeni birtakım bilgi kırıntıları ortalığa dökülüyor. ‘Kırıntı’ diyorum, çünkü bilgiler, asıl bilgiler, göz önünden uzaklaştırılıp sıkı sıkı saklanmış. Onun için yalnız böyle kırıntılar görülebiliyor; onları da bir araya getirip tam bir resim oluşturmak mümkün olmuyor. Bugün Radikal’de olsun, Taraf’ta olsun, daha çok İğci’nin ifadelerinden çıkan bazı önemli soru işaretleri üstünde duruluyordu. Hürriyet’te ise buna bağlı bir başka davadaki dosyadan çıkan, İstanbul’da dört kişinin Hrant’ın eviyle Agos çevresinde keşif yaptığı iddiasına yer verilmişti.
    Dediğim gibi, zaten her biri belirsizlikler içeren bu kopuk parçalardan tam bir resim oluşmuyor; ama gene de, oluşan bir şey var: olayın mümkün olduğu kadarını örtbas etme yolunda bir çaba olduğu yeterince açık bir şekilde görülebiliyor.
    Bunun çok yeterli bir çaba olduğu kanısında da değilim. Zaten öyle olsa, değindiğimiz bu kırıntılar da ortaya saçılmazdı. Tabii tamamen tahmine dayanarak söyleyebildiğim şey, AKP’nin iktidar olmasıyla başlayan süreçte, demokrasi düşmanlarının seçmek zorunda kaldıkları stratejinin, bu türlü zaafları da kaçınılmaz hale getirmiş olmasıdır. Bu sözü şöyle açayım: bu iktidara, AB ile bütünleşme veya yakınlaşmaya karşı ‘aşağıdan yukarıya’ bir tepki olduğu görüntüsünü yaratma ihtiyacı (aynı zamanda böyle bir amaç için devletin organlarını seferber etmenin imkânsızlığı), profesyonellikten uzak, Hayal, Samast vb. kişilerle çalışmayı gerektiriyordu. Böyle olunca da işin ve bilgisinin dağılması, orada burada acemilikten ileri gelen acemilikler yapılması, açıklar, ipuçları verilmesi kolaylaşıyordu. Yukarıda ‘bilgi kırıntısı’ dediğim şeyler, işte bunlar. Bunları bütüne gidecek ipuçları olarak değerlendirmek gerekiyor. Ama ‘ipucu’, onu çekerek yumağı açma imkânı bulunduğu ölçüde anlamlıdır. Şu durumda, olayı örtbas etmek zorunda olan güçler, bu iplerin çekilmesini ve yumağın açılmasını da engelleyebiliyorlar. Buna güçleri yetiyor. Çünkü ne yazık ki Türkiye’de, bu gibi olayları aydınlatmakla yükümlü kurumların kurumsal refleksleri ve içgüdüleri, aydınlatmaktan çok örtbas etme yönünde koşullanmış. Böyle olduğunu, başta Susurluk kamyonu, nice olayda gördük ve yaşadık. Bir olay bir yanından açık verip bilinmemesi gerekenler bilinir hale gelmeye başlayınca, birileri hemen bir çizgi çekiyor, gizlenmesi artık mümkün olmayanları feda ediyor (onların işi yukarı sıçratmasına da bir biçimde engel olarak), ama çizginin öbür yanına geçmeyi de mümkün olmaktan çıkarıyorlar.
    Hrant’ın öldürülmesi, bu dönemin en ciddi olaylarından biridir ve hükümeti, yalnızca ‘adaleti sağlamak’ gibi idealler çerçevesinde değil, doğrudan doğruya kendi selametini sağlamak açısından da ilgilendirir.
    Bu bakımdan, bu olayı aydınlatmak üzere, bir ‘Meclis Araştırma Komisyonu’ kurulmasının yerinde bir uygulama olacağını düşünmüyorum. Geçmişte böyle kurallar kurmayı, işletmeyi de denemedik değil. Sonuçta oralardan da kaydadeğer sonuç alınmadı. Gene de, bu olayda (ve benzerlerinde, örneğin ‘Danıştay cinayeti’nde), ‘örtbas etme tedbirleri’ de çok fazla sağlam görünmüyor. Olayı gerçekten çözme iradesiyle işe girilirse önemli sonuçlar alınabileceği kanısındayım -kararlılık göstermenin önemi de cabası.


    Hrant Dink’i öldürdük

    Ocak 19, 2008
    İsmet Berkan İsmet BerkanTam bir yıl önce bugün, Radikal’in yazıişleri masasında oturmuş ertesi günün gazetesini yapmayı konuşurken Dış Haberler editörümüz Ceyda Karan koşa koşa gelmiş, ‘Hrant Dink’i vurmuşlar’ diye kara haberi getirmişti. Hepimizin olduğumuz yerde nefessiz kaldığımızı hatırlıyorum. Bütün televizyonlar canlı yayındaydı, biraz sonra gördük, Hrant’ın cansız bedeni orada yerde yatıyordu.
    Aşağıda okuyacağınız yazı, gözyaşları içinde ve şimdi hatırlamak bile istemediğim bir ruh haliyle yazıldı. Yazıyı aynen yeniden yayımlamak istedim, çünkü siz de göreceksiniz, o günden bugüne neredeyse hiçbir şey değişmemiş.
    * * *
    Eşim telefonda hıçkıra hıçkıra ağlarken sordu: “Neden öldürdüler?” Zaten boğazım düğümlenmiş, “Neden olacak” dedim güçlükle, “Ermeni olduğu için.”
    Haberi aldığımdan beri beynimden vurulmuş gibiyim. Hrant’la birlikte bir parçam öldü, hepimizin bir parçası öldü.
    Altın kalpli bir insandı Hrant. Abarttığımı sanmayın, sahiden kalbi altındandı. Ama bizde hiç eksik olmayan o eli kanlı katiller için çok büyük bir suçu vardı: Ermeniydi.
    Bin tane laf söyleyen, işi ‘karanlık güçler’e, ‘dış mihraklar’a havale etmek isteyenler çıkacaktır, zaten çıktı bile. Hiçbirine bakmayın, Hrant’ı önce Ermeni olduğu için, sonra da yerleşik düşünceden farklı düşünmeye, konuşmaya, yazmaya çizmeye cesareti olduğu için öldürdüler. Bu ırkçı bir cinayettir, başka her şeyden önce.
    Eskiden böyle cinayetlerde aklıma hemen ‘derin devlet’ gelirdi, artık gelmiyor.
    Gelmiyor, çünkü Türkiye’deki milliyetçi havayı yaratanlar öyle bir canavarı beslediler ki, artık sokakta derin devletin yeterince milliyetçi olmadığını düşünüp durumdan vazife çıkarmaya hevesli bir sürü ‘Kurtlar Vadisi’ çocuğu var.
    Bir okuyucum mektup yazmış, “Radikal’in başlığı ‘Hrant Dink’i öldürdük’ olsun” demiş. Başlığı kendi köşeme aldım, çünkü bence Radikal’e seçtiğimiz başlık, durumu daha iyi anlatıyor.
    Türkiye’de bu atmosfer adım adım ve bilinçle yaratıldı. Bu katil milliyetçi atmosferi yaratanlar arasında reklamcılar da var, politikacılar da, sözde kanaat önderleri de, gazeteciler de, film ve dizi film yapımcıları da. Hrant’ın cansız bedeninden sızıp kaldırıma yayılan kan, bütün katkıda bulunanların eline bulaştı.
    Keşke o insanlar bunun vicdan azabını duyacak kadar insan olabilseler. Ama baksanıza daha dün kendine genel yayın müdürü diyen biri, düpedüz ırkçı bir manşettense daha az ırkçı bir manşeti tercih etmelerinden ötürü duyduğu gururu utanmadan köşesinde yazmıştı, okuyucularıyla paylaşmıştı. Marifetmiş gibi.
    * * *
    Orhan Pamuk’un yargılaması sürerken karşı kaldırımdaki ‘protesto’cular bir pankart açmıştı: ‘Misyoner çocukları…’ Adı anılanlar arasında Hrant da vardı, ben de vardım, Hasan Cemal, Murat Belge, Haluk Şahin de… İçimizden Hrant’ı öldürdüler, acaba sıra şimdi hangimizde?
    Bundan üç yıl önce elden ele dolaşan ve sonunda bir yerlerde yayımlanan bir ‘vatan hainleri listesi’ vardı. Bir iddiaya göre bu liste bir kuvvet komutanının odasında hazırlanmıştı. Listede yine biz vardık. Suçumuz Kıbrıs konusunda devletten farklı düşünmekti. Bu liste katillerin elinde de var. Bakalım hangisi önce davranıp durumdan vazife çıkaracak, önce hangimizi öldürecek?
    * * *
    Acaba Kemal Kerinçsiz ve arkadaşları dün Hrant’ın öldürüldüğünü duyduklarında yüreklerinde minicik de olsa bir sızı hissettiler mi? Herkesin vicdanı kendine, bana laf düşmez ama bu cinayete sebep olan atmosferde 301. madde ve onun etrafındaki çatışmaların hiç rolü olmadı diyebilir miyiz?
    Hazır 301 demişken, acaba Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu dün haberi aldıklarında ilk ne düşündüler?
    Bilirkişinin tersi yönde raporlarına rağmen Hrant’ı mahkûm eden yargıç, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın aleyhte uyarısına rağmen cezayı onaylayan Yargıtay üyeleri ne hissettiler acaba haberi duyduklarında?
    * * *
    Acaba içimizden birileri ‘Oh oldu Ermeni’ye’ demiş midir?
    Eminim diyenler olmuştur. Olmuştur, çünkü birileri böyle desin diye bu ülkede uzun yıllardır ciddi çaba sarf ediliyor.
    Bu ülkede birilerinden biraz farklı düşünenlerin başına her zaman bir ‘iş’ler gelmiştir. En hafifi mahkemelerde sürünmek, belki hapse girmek, sosyal linçlere konu olmak. En ağırı ise işte dün Hrant’ın başına gelen.
    En acısı şu: Geride kalanlardan biri olarak, Hrant’ın ne ilk ne de son olduğunu bilmek.
    Ben bir dostumu kaybettim. Türkiye, altın kalpli bir vatandaşını kaybetti. Hepimiz insanlığımızdan biraz daha bir şeyler kaybettik.
    Mekânı cennet olsun.